Heybeliada: Aşk, Huzur ve Deniz


Prens adalarının aşk ve huzur dolu, en yeşil üyesi Heybeliada’dan bahsedeceğiz size. Üstelik bu sefer çok farklı bir dille paylaşacağız yaşadıklarımızı ve hissettiklerimizi 🙂

Heybeliada gezilecek yerler, Heybeliada otel, Heybeliada plajlar ve Heybeliada vapur saatleri ile ilgili tüm detaylar içeriğimizde.

Geçen yıllar içerisinde hep Büyükada’ya gittik. Taa ki geçtiğimiz yaz şirketten bir arkadaşımın eşi ile birlikte yayınladığı gezi bloglarında Heybeliada yazısını görene kadar… Kerem, senin yüzünden yarın hiç planda yokken Heybeliada’ya gidiyoruz diye de söylemiştim ona, gülümsedi ve “gidin tabii…” dedi 🙂 Öyle güzel anlatmışlardı, öyle sıcak ifade etmişlerdi ki hemen ertesi gün sabah erkenden yola çıktık biz de eşimle, Heybeliye…

Kabataş’tan kalkan İDO’ya ait Büyükada vapuruna atladık. (Kişi başı : 4,40 TL) Sıcak bir yaz gününün başlangıcında, vapurun açık alanında simitlerimizi yiyerek ve mis gibi deniz havasını içimize çekerek 1,5 saatlik güzel bir yolculuk gerçekleştirdik. Vapurun 3. durağı olan Heybeliada’ya vardığımızda kalabalıkla birlikte biz de adaya ayak basmıştık. Tabii bu kalabalık Büyükada’da inen kitle kadar fazla değildi. Adaya iner inmez hemen sahil şeridinde kısa bir tur atıp etrafı keşfettikten sonra ilk iş bir bisiklet kiralamak için araştırmalara başladık.

Heybeliada

Biraz iç taraflara doğru yürümüştük ki fiyatlarda bir fark olmadığını görünce, tekrar bisikletlerin bizce daha iyi göründüğü sahil şeridindeki ilk gördüğümüz bisikletçiye yöneldik. Pazarlık denemesinde başarısız olduktan sonra gözümüze kestirdiğimiz 2 bisikleti kişi başı 35 TL karşılığında günlük olarak kiralamaya karar verdik. Zira saati 15 TL olduğu için erken saatlerde adaya vardıysanız günlük kiralamak daha mantıklı.  Bisikletçi bize verdiği küçük haritayı önümüze alarak koyulduk hemen yola.

Bisikletler

Büyükada ziyaretlerimizde genelde her seferinde adayı baştan başa 2 kere turlarız, Heybeliada’da da bunu yapma düşüncesiyle hızlıca adanın etrafında turlamak için pedal çevirmeye başladık. İlk gördüğümüz bakkaldan sepetlerimize ikişer tane su attık çünkü adanın arka tarafında böyle bir imkan bulamayabilirdik. Hazırlıklı olmak şart, bu sıcakta bisiklet üzerinde ter dökerken susuz kalmak çekilmezdi çünkü 🙂

Bisikletçinin verdiği küçük haritada adadaki yollar görülebiliyordu, biz de bunu referans alarak yolculuğumuza devam ediyorduk. Ancak Heybeliada’da, Büyükada’dan farklı olan önemli bir noktayı keşfetmemiz uzun sürmedi. Büyükada’da tam tur atarken 2 yada en fazla 3 kere yokuş yolda tırmanmak gerekirken Heybeliada’da ise bu yanlış hatırlamıyorsak iki katıydı. Bu durumda sık sık bisikletten inmek ve bisikleti yanımızda taşıyarak yürümek zorunda kaldık. Çünkü her inişin ardından bir dik yokuş karşımıza çıkıyordu.

Heybeliada

Ayrıca Heybeliada’nın öyle güzel bir doğası ve öyle sık ağaçlıklı yolları vardı ki, bu güzel ortamda insanlar sindire sindire, manzarayı seyrederek yürüyüş yaparken biz pedallara basıp hızlıca geçip gidiyorduk. Bu güzel ormanları ve manzarayı hızla tüketiyorduk. Zaten boşuna dememişler Heybeliada için, Prens Adalarının en yeşilidir diye… Daha yolun yarısına gelmemiştik ki, bir dahaki sefere buraya geldiğimizde bisiklet kiralamamaya ve bu güzel yollarda usul usul dinlene dinlene yürüyüş yapmaya ve adanın güzelliklerini yavaş yavaş yaşamaya karar verdik. Sonuçta tüm gün vaktimiz vardı ve bu ada Büyükada’ya nazaran daha küçüktü, fazla yorulmadan yürüyerek etrafında tam tur atmak da pekala mümkündü.

Heybeliada

Adanın arka tarafına geçtiğimizde ise İstanbul manzarası gözden kalbolmuştu. Artık karşımızda uçsuz bucaksız gözüken marmara denizi vardı. Bununla birlikte yatların demir attığı küçük koylar ve insanların denize girdikleri minik plajlar mevcuttu. Her birinde bir sessizlik, sakinlik ve huzur vardı. Bunların her birinde ne kadar durduk, manzarayı ne kadar seyrettik hatırlamıyoruz. Hatta o minik plajlardan birinde bisikletlerimizi bir kenara bırakarak oturduk kıyıya ve ayaklarımızı serin sulara sokarak en az yarım saat öylece denizi seyrederek dinlendik. Sanki o su vücudumuzdaki tüm negatif enerji ve yorgunluğu ayaklarımızdan çekip aldı. Tekrar spor ayakkabılarımızı ayağımıza geçirdiğimizde ve karşımızdaki ilk yokuşu tırmanmaya başladığımızda inanılmaz bir hafiflik hissi vardı. Ayaklarımız tüy gibiydi ve biz de mutluyduk. Bu mola çok iyi gelmişti…

Plajdan ayrılıp yokuşu tırmanmaya başlamıştık ve yokuşun ortasında yolun kıvrıldığı yerde deniz seviyesinden hayli yükselmiştik ki karşımıza manzaraya karşı duran 3 tane masalı bank geldi yine. Hemen önünde bir uçurum ve burada bulunan ağaçların arasından muhteşem bir manzara ayaklarımızın altındaydı. Yapacak bir şey yoktu, burada da duracaktık, durmalıydık da… Bu muhteşem manzaraya karşı oturmalıydık. Bu sakinliği ve huzuru her bulduğumuz fırsatta tekrar tekrar yaşamalıydık. Zaten Heybeli’nin en sevdiğimiz yanı da bu oldu ya…

Heybeliada

Bir süre (sanırız ortalama yarım saat) burada da mola verdikten sonra tekrar yola koyulduk ve yokuşu çıkmaya devam ettik. Tabii bu arada bir yandan yürüyor bir yandan da bisikletlerimizi taşıyorduk. Zaten Heybeliada gezimizin en az yarısında yokuşlardan dolayı onlar bizi değil, biz onları taşıdık 🙂 Yokuş bittiğinde ise en keyifli kısım gelmişti. Bisikletlere atlayıp, pedal çevirmeden bir yanımıza masmavi denizi alıp aşağıya doğru salınmak. Çocuklar gibi şen oluyoruz biz özellikle bu anlarda, birbirimizin yanından geçmeler ama fazla uzaklaşmadan hafif yavaşlayarak arkada kalanı beklemeler… Çünkü mutluluk birlikte ve yan yana yaşanırdı, biri arkada kalınca ne anlamı vardı ki 🙂 Kahkahalar atarak, boş ve dar yolda aşağıya doğru indik hızlıca.

Heybeliada

Tekrar merkeze ulaştığımızda yol kenarında, hemen aşağıdaki mekanlara bakan bir çardak gördük, Deniz Lisesi’nin yanı başında. Yanından geçip devam ettiğimizde sahile ulaşmış olacaktık ama orası da çok güzel ve tam dinlenmelik gözüküyordu, hemen yanı başındaki kalabalıktan önceki son duraktı… Bisikletleri kaldırıma yasladık ve yine oturduk. Biz Heybeliada’da sık sık ve hep oturduk. Çünkü her aşamasında orada bulunmaktan çok zevk aldık. Yakaladığımız o muhteşem anları kaçırmamak için hemen durduk ve baş başa oturduk. Biraz manzarayı seyrettik, biraz sohbet ettik, kısacası her anı değerlendirmek ve hiç bir şeyi kaçırmadan huzuru yaşamak istedik.

[adrotate banner=”12″]

Kerem ve eşi blog yazılarında, “Farklı Bi Yer” isimli mekandan bahsetmişlerdi. Bu güzel yolculuğun ardından kazınan midelerimize bayram ettirmek için orayı bulmalıydık.

Çardağın altında otururken, sahile ve mekanlara doğru dönüp bakmamızla Farklı Bi Yer’i karşımızda bulmamız bir oldu. Gülümsedik birbirimize bakarak… Gitmek istediğimiz yer, aramamıza gerek kalmadan karşımızda duruyordu. Daha oturacakken hemen kalktık ve doğruca mekana yöneldik. Ama öylesine kalabalıktı ki, boş yer bulmak için bakınırken o anda kalkan bir ailenin geride bıraktığı masaya hızlıca yönlendirdi bizi mekanın bir çalışanı. Dışarıdan bakınca sanki ağaçlar altında bir çay bahçesi gibiydi ama herkes keyifle yemek yiyordu. Çay içen yoktu 🙂 Menülerimiz geldiğinde hızlıca göz atmaya başlamıştık ve ne yiyeceğimiz hakkında bir fikrimiz de yoktu. Sadece çok acıkmış olduğumuz ve Kerem’in de buranın lezzeti konusunda yaptığı olumlu yorumlar sonucunda keyifli bir yemek yiyeceğimizden emindik.

Farklı Bi Yer

Sonunda kararımızı verdik ve bir adet Porsiyon Balık (17,5 TL) ile Izgara Tavuk Porsiyon (15 TL) ile birlikte ortaya da Patates Kızartması (6 TL) sipariş ettik. (Menüyü İnceleyebilirsiniz) Hemen yolun karşısındaki mekanda siparişler hızlıca ve taze ürünlerden pişiriliyordu. 10-15 dakika gibi bir sürede taze pişirilmiş olarak siparişlerimiz geldi. Sunum ve servis gayet şık yapılmıştı. Hatta öyle ki porselen tabakta değil, kesme tahtasında servis edildi.

Farklı Bi Yer

Son dönemde kesme tahtasında özellikle et ürünlerini servis etmek moda ve yemeğe şıklık katan bir detay tabii ama burası Heybeliada ve ağaçların altında açık havada yemek yediğimiz için böyle bir sunum beklemiyorduk 🙂

Farklı Bi Yer

Yemeğe başladığımızda ise gerçekten lezzet konusunda söylenenlerin yalan olmadığını gördük. Özellikle de balık, ağızda dağılıyordu. Bu da bizi günün sonunda ekstra mutlu eden bir deneyim oldu. Afiyetle yemeğimizi yedikten sonra mekan çalışanları ile ayaküstü bir sohbet ederek teşekkür ettik ve kendimizi tanıttık (Gezenti Çift :P) Tabii bunun üzerine gür ve yüksek bir sesle karşıda tıka basa dolu masalara doğru, “Eveet, Gezenti Çift de bizi tercih ediyor ve bugün burada yemek yediler. Gezenti Çiift… Takip edin…” şeklinde bir anons yaparak bizi şaşkınlık içerisinde bıraktılar 🙂 Biz karşılıklı selamlaşma ve gülüşmeler eşliğinde biraz da kızarmış olarak mekandan ayrıldık. 🙂

Gidip bisikletlerimizi aldığımız yere bıraktık. Saat akşamüstü 17:00 olmuştu artık. Zaten sahil şeridinde bisiklet kullanmak da yasaktı. Ayrıca gezinin yarısında da biz onları taşımıştık. Artık bizim için bir gereklilikleri kalmamıştı. Bisikletleri teslim ettikten sonra sahilde yürüyerek, iskeleye karşı bulunan çay bahçelerinden birine oturduk. En kenara, denizi görebileceğimiz önü açık bir masaya…

Dönüş yolculuğuna başlamadan önce, yemeğin de üzerine burada bir keyif çayı içelim dedik. Gerçi çaya sonradan su ilave edildiği ve tekrar tekrar kaynatıldığı çok belliydi ama olsundu. Bugün çok güzel bir gün olmuştu, bu detaylara takılmayacaktık. Fazla kafaya takmadan çayları yarıya kadar içmeye çalıştık ve bıraktık. Bu sefer de İstanbul manzarasını seyre daldık. Ne kadar da çok bina vardı, her yer bina ve kuleler ile doluydu… Oraya bakarken o binalar arasında sıkışan trafiği, yürüyen insanları, gidemeyen araçları canlandırdım kafamda. Sonra tekrar genel manzaraya döndüm odaktan çıkarak 😀

Burası kim bilir akşam son vapur kalkıp İstanbul’a döndüğünde nasıl da güzel oluyordur diye düşündük. Büyükada’da bunu deneyimlemiştik ama burası… Burası başkaydı… Burası gündüz bile oradan daha sakin, daha küçük ve huzurluysa akşamları kim bilir nasıl olmalıydı… Tamam, bir kere de burada kalacağız ve bunu deneyimleyeceğiz dedik birbirimize.

Kadıköy’den Gün Batımı

Vapura bindiğimizde günün yorgunluğu üzerimize çökmüş, yanımıza muhteşem hatıralar almış, mutlu ve gülen yüzlerle dönüyorduk evimize…

Tavsiye ederiz, siz de gidin… Özellikle baharda veya yaz başında gidin ki o sakinliği ve dinginliği doyasıya yaşayın. Ada sizin olsun, yolları size ait olsun, keyfinizce, gönlünüzde yürüyün yollarında, salının yokuşlarında, doldurun ciğerlerinizi oksijenle ve kalbinizi de mutlulukla…


0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir